Advertisements

REŞAT NURİ GÜNTEKİN-ACIMAK

Advertisements
Advertisements

ADI:ACIMAK

YAZARI:REŞAT NURİ GÜNTEKİN

1)KİTAP HAKKINDA:

Reşat Nuri Güntekin 1928 yılında yayınlanan bu eserinde; çalışkan başarılı fakat zaaf gösterenlere karşı acımasız olan Zehra Öğretmen ile babası Mürşit’in bakış açılarından dramatik yaşam öykülerini anlatıyor.

Yazar, cumhuriyet öncesinde yeni mezun, idealist genç bir mülkiyelinin iş ve sosyal yaşamdaki çatışmalarını ve uyumsuz ilişkilerini anlatırken, dönemin memuriyet yaşamına, köhne yapısına ait önemli ipuçları da veriyor. Şehirden kasabalara sürüklenirken, ardında birer birer ilkelerini de bırakan genç adam hatalı bir evlilikle korkunç bir sona doğru sürükleniyor.

Acı ve sefaletle dolu ortamdan tesadüfle sadece kızı Zehra’yı kurtarabiliyor. Acımak; aile içi ilişkileri ve sorumluluklarını, adeta ders verir gibi gözler önüne seriyor.

1)KİTABIN KONUSU:

  • Küçük yaşta gördüğü kötü muamelelerden dolayı acıma duygusu olmayan bir öğretmeni
  • Çalışkan başarılı fakat zaaf gösterenlere karşı acımasız olan Zehra Öğretmen ile babası Mürşit’in bakış açılarından dramatik yaşam öykülerini anlatıyor.

2) KİTABIN ÖZETİ:

Zehra mektebin başmuallimidir. Yeni eğitim öğretimin bütün gereklerini yerine getirir,öğrencilerle bire bir ilgilenir;fakat öğrencilerin yaptıkları yanlışları asla affetmez.İçinde hiç acıma duygusu hissetmez.Maarif Müdürü de Zehra’nın bu özelliğinden çok muzdariptir.Çeşitli zamanlarda uyarmış olmasına rağmen hiçbir değişiklik görmemiştir. Maarif Müdürü Tevfik Hayri ile Vekil Şerif Hayri Bey Zehra’nın okulunu ziyarete giderler.Şerif Hayri Bey Zehra’ya babasının hasta olduğunu, bu nedenle İstanbul’a gidip babasını görmesini ister;fakat Zehra babasının olmadığını ,o kişinin başka birisi olabileceğini söyler. İki gün sonra Maarif Müdürü’ne bir telgraf gelir.Zehra’nın babası Mürşit Efendinin ölmek üzere olduğunu, muallimin hemen yola çıkmasını bildirir. Müdür Zehra’yı çağırtarak hemen gitmesini ister.Fakat Zehra yine karşı gelir. Müdür fazla üstelemez. Biraz sonra hazırlanmış, elinde çantasıyla Zehra gelir ve gitmeye karar verdiğini söyler. Zehra İstanbul yolunda babasının ailesine yaptıklarını annesini, ablasını ve anneannesini nasıl öldürdüğünü ve en sonunda da kendisini bir yatılı okula verip hiç arayıp sormamasını düşünür. İstanbul’a varır. Eski komşuları Vehbi Bey kendisini karşılar.

Niçin daha önce gelmediğini, babasının ‘Zehra, Zehra’ diye öldüğünü söyler. Eve vardıklarında babasının başında birkaç kadın vardır.babasını görmek istemez. Kendisine babasının eşyalarının bulunduğu sandığın anahtarı verilir. Aslında bunu hiç istemez fakat sandığı açar, içinde bir günlük vardır. Günlüğü okumaya başlar. Babasının ilk memuriyet yıllarını, annesiyle evlenmesini, anneannesinin davranışlarını okur. Zehra daha önce bildiği şeylerin hepsini tam tersi olduğunu öğrenir.Aslında bu olaylarda bütün suçlunun annesi ve anneannesi olduğunu anlar. Bundan sonra içinde bir acıma duygusu oluşur. Büyük bir üzüntüyle odadan çıkarak babasının bulunduğu odaya gider. Ve onun yüzüne örtülü olan çarşafı kaldırarak onu öper. Daha sonra Zehra öğretmen okuluna geri döner ve bir süre sonra orada evlenir.

3) KİTABIN ANA FİKRİ:

Geçmişte yaşanan acı olaylar insan yaşamının diğer bölümlerinde sürekli etkili olur.

İnsan kişiler hakkında araştırıp sormadan, hükümlere varıp ,onları yargılayıp, mahkum etmemelidir.

4) KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN ÖZELLİKLERİ:

Zehra Hanım : Görevine bağlılığıyla tanınmış, dürüst, çalışkan, başarı hayranı, zaaflık düşmanı bir kadın öğretmendir. Acımak nedir bilmeyen dik başlı, çatık kaşlı, asabi bir insandır.

Tevfik Hayri Bey : Maarif Müdürüdür. Örnek bir yöneticidir. Zehra’ya babacan bir tavırla yaklaşmaktadır. Zehra Hanım için elinden gelen her şeyi yapmak isteyen fedakar ve iyi bir insandır.

Mürşit Efendi : Zehra’nın babasıdır.Duygusal.temiz kalpli,saf,çalışkan,iradeli,aynı zamanda sözüne sadık,dolandırıcılığı,yalan söylemeyi sevmeyen bir insandır. İyi bir memurken, eşinin ve kayınvalidesinin fesatlıklarıyla kötü durumlara düşen bir adamdır.

Meveddet Hanım : Mürşit’in karısı, Zehra’nın annesidir. Sürekli ağlayarak, yakınarak Mürşit’i kandıran oldukça bencil ve para düşkünü kötü bir kadındır.

Genç, güzel, çekici bir kadındır. Dediklerinin mutlaka yapılmasını isteyen.hiç birşeyden memnun kalmayan bir kadındır.

Feriha : Mürşit Efendi’nin kızı. Zehra’nın ablasıdır.Süse oldukça düşkün eğlenceyi seven biridir.

Makbule Hanım : Mürşit’in kayınvalidesi, Zehra’nın anneannesidir.Kendini iyi biri olarak gösterip fakat çok kurnaz ve menfaatçi bir insandır.

 Necip: Mürşit’e iş verip onu karısıyla aldatan kişidir.

Tahsin Efendi: Mürşit’e sürekli nasihatlar veren, karısının ve kayınvalidesinin işe yaramaz insanlar olduğunu söyleyen maarif baş katibidir.

Mebus Şerif Halil: Zehraya babasının hasta haberini getiren şahıstır.

Vehbi Bey: Zehra’nın eski komşusudur.Babasının zor zamanında ona yardım etmiştir.

5) KİTAPTAN ALINTILAR

Uğranılan haksızlıklara ve hakaretlere koyun gibi tahammül etmemek insanlığın başlangıcıdır evlat! Daima söylerim ya… Toysun. Bu hayatta nezaket sökmez. Çaresiz mütecaviz ve haşin olacaksın…

Kendi hayatlarına istedikleri istikameti vermek kendi ellerindeydi.

Allah’ın en bedava nimeti hava ile sudur… Böyle olduğu halde onlardan gani gani istifade etmek de yine zenginlere mahsus bir imtiyaz.

“Vicdanımın sesini daima dinleyeceğim.”

Benim için sevmek bir başka insanın vücudundan, ruhundan bir parça hükmüne girmek, onunla beraber gülüp ağlamak, ıstıraplarını paylaşmak demekti.

İnsanlar hiçbir vakit ıstırap çektikleri zamandaki kadar güzel olmuyorlar.

İstanbul öyle bir hale gelmiş ki sokakta kaldırımların üstüne yatıp açlıktan ölsen, “acep insan açlığından nasıl ölürmüş, hele bir seyredelim!” diye etrafına bir yığın ahali birikecek.

 Ben bir sevgi öksüzü olarak büyümüştüm.

Kimsenin işine karışmadığım, herkesi tasdik eder gibi göründüğüm için bana taarruz eden de pek olmuyor.

Dertli insan için derdini dökecek bir arkadaş aramak dehşetli bir ihtiyaç…

Ne olurdu şu yaldızlı diplomayı,annemin çamaşır yıkamaktan çatlamış, şişmiş zavallı ellerine verebilseydim ?

Bu satırları yazarken hâlâ onun zehir gibi acı ve öldürücü sözleri aklımdan çıkmıyor.

Arkasında bu kadar samimi bir hicran ile ağlayacak bir insan bırakmak dünyada kendinden bir parça bırakmam demektir.

‘İlk zamanlarda çok sevdiğim yalnızlık, bana gittikçe ağır gelmeye başladı.

… Neticede şuna kanaat ettim ki memuriyet almak için sade diploma kifayet etmiyor. Ayrıca tavsiye mektupları, selamlar da istiyorlar.

Durduğum yerde mayalı hamur gibi günden güne ekşiyordum.

Acı onu insanlıktan çıkarmış, tuzağa düştüğü zaman korkusundan kendi kendisini paralayan bir canavar yavrusuna benzetmişti. Fakat ben onu ilk defa masallarda olduğu gibi su başında, gül bahçelerinde olsaydı bilmem bu kadar sevecek miydim? İnsanlar hiçbir vakit ıstırap çektikleri zamandaki kadar güzel olmuyorlar.

İçimde bir sızı var ve kendi kendimden iğreniyorum.

Nasıl da kolay insan için yargılamak,anlamamak,acımamak…Nasıl görmek istersek öyle görüyoruz ve nasıl anlamak istersek öyle anlıyoruz,bir ya da bir şeyler gerçekleri suratımıza çarpana dek.

…Allah bu dünya cehenneminden hayırlısıyle kurtarsın!

Bilmeden mütemadiyen zulüm ve fenalık yaptıkları halde masum bir tavırla zulümden şikayet ediyorlar!Ağlıyorlar.

Hatıra defteri… Çok tuhaf… Yaptığı bütün fenalıkları bu küçük deftere nasıl sığdırdı acaba?

Seyirciler hep olur. Önceleri utanırdım. “El âleme rezil oluyoruz” diye. Asıl el âlem bana rezil oluyor. Görüp de görmeyerek. Madem beni yok sayıyorsunuz, ben de sizi yok sayıyorum.

Biz, hayır demeyi, işim var demeyi, olmaz demeyi beceremeyen insanlarız. Yorgunluğumuz bitmez bizim.

Doktorlar insan adamlardır. Ölecek hastaların anasına, babasına hilm ve şefkatle muamele etmeye alışmışlardır. Ölüm yataklarının başında bile onlar için yalancı teselliler icat ederler. Hiç değilse kara haberi biraz daha mülayim kelimelerle söylerler. Onlar çok iyi bilirler ki ölmek üzere olan hastaların sahipleri de bir nevi hastalardır.

Bir insan için zaaftan mahrumiyet de büyük bir zaaf değil midir? Hatta zaafların en büyüğü…

Arkadaşların nezaketimi, uysallığımı ne gözle gördüklerini anladıktan sonra laubaliliklerine tahammül edememeye başladım.

Yavaş yavaş varlığını; benliğini unuttu. Başkalarının hayrı için işleyen bir makine halini aldı.”

Advertisements

Bir Cevap Yazın