Advertisements

George Orwell – 1984

Advertisements
Advertisements
George Orwell – 1984 Adlı Kitabından En Anlamlı Alıntılar ve Sözler

Her şey sönüp sisleniyordu. Geçmiş siliniyor; siliniş unutuluyor; yalan hakikat oluyordu.

Bilinçleninceye kadar asla baş kaldıramayacaklar, ama baş kaldırmadıkça da bilinçlenemezler.

Servet ve ayrıcalığı korumanın en kolay yolu, halkı bunlara ortaklaşa sahip olunduğuna inandırmaktır.

”…Bize duymak istediklerimizi söyleyen kitapları severiz…”

Zekilik kadar aptallık da gerekliydi. Ama aptalca davranmak da zekice davranmak kadar zordu.

” insan insana nasıl hükmeder ,Winston? Winston biraz düsünüp “Acı çektirerek ” dedi.

“Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar.”

Hepsinin amacı, ilerlemeyi durdurmak ve tarihi kendi seçtikleri bir anda dondurmaktı.

Kitaplarda durmadan toplatılıp yeniden yazılıyor … Ve yapılan değişikliklerden söz edilmeksizin yeniden yayınlanıyordu

Ardı ardası kesilmeyen temizlikler, tutuklamalar, işkenceler ve hapse atmalar gerçekten suç işlemiş olan kişileri cezalandırmak için değil, ileride suç işleyebileceği düşünülen kişileri yok etmek amacıyla uygulanır.

Geçmiş silinmekle kalmıyor, silindiği de unutuluyor, sonunda yalan gerçek olup çıkıyordu.

Parti güçlendikçe acımasızlaşacak; muhalefet zayıfladıkça, despotluk güçlenecek.

“Tehlikeleri göze almaya hazırım, ama değecekse eğer.”

İktidarı ellerinde tutanlar, her çağda yönettikleri insanları dünyaya ilişkin düzmece bir bakış açısı dayatmaya çalışmışlardır.

Toplumlara hükmetmenin en kolay yolu , milliyetçi duyguları artıracak bir savaş ortamının yaratılmasıdır…

“Ağır koşullarda çalışmaktan, boğaz kavgasından, komşularla didişmekten, sinema, futbol, bira ve en önemlisi de kumar yüzünden kafalarını çalıştırmaya fırsat bulamıyorlardı. Onları denetim altında tutmak hiç de zor değildi.”

Yapayalnızdı. Geçmiş ölmüştü, geleceği düşleyebilmek ise olası değildi.

Bazı şeyler geri gelmiyordu, insan bir daha geriye dönemiyordu. İnsanın içinde bir şeyler ölüyor, yanıp kül oluyordu.

Hükmetmek acı çektirmek ve aşağılamakla olur. Hükmetmek, insanların zihinlerini darmadağın etmek, sonra da dilediğin gibi yeniden biçimlendirerek bir araya getirmekle olur.

Seni öyle bir ezeceğiz ki, geri dönüşün olmayacak. Başına öyle işler gelecek ki, bin yıl yaşasan düzelemeyeceksin. Bir daha asla normal bir insanın duyumsadıklarını duyumsayamayacaksın. Yüreğindeki her şey ölmüş olacak. Bundan sonra sevgi nedir, dostluk nedir bilmeyeceksin; ne yaşama sevinci ne gülüp eğlenmek ne merak ne cesaret ne de dürüstlük, hepsinden yoksun kalacaksın. Bomboş bir adam olacaksın. Sıkıp içini boşalttıktan sonra, içine kendimizi dolduracağız.

En üst sınıf, durumunu korumak, orta sınıf onun yerine geçmek ister. Alt sınıfın amacı, tüm farkları ortadan kaldırmak, herkesin eşit olduğu bir toplum yaratmaktır.

Parti ‘nin en koyu yandaşları, sloganları körü körüne ezberleyenler, gönüllü ispiyoncular, bağnaz olmayanları ele verenler hep kadınlardı, özellikle genç kadınlar.

İnsan, ardında tek bir iz bile, bırakmadıktan sonra, geleceğe nasıl seslenebilir?

İnsanlar gerçek inançlarından vazgeçmedikleri için ölüyorlardı.

En korkunçları, Sevgi Bakanlığı’ydı. Tek bir penceresi bile yoktu.

Ama ne tuhaftır ki, herkes tarafından nefret edilmesine ve aşağılanmasına, görüşlerinin her gün kürsülerde, tele-ekranda, gazetelerde, kitaplarda yüzlerce kez çürütülmesine, yerle bir edilmesine, gülünç düşürülmesine, aşağılık süprüntüler olarak sergilenmesine karşın, evet, bütün bunlara karşın Goldstein’ın etkisi hiç azalmıyor gibiydi. Her gün onun oyununa gelmeye hazır yeni yeni salaklar çıkıyordu.

Canlı cenazeye dönüşmüşsün.  Görebiliyor musun?

Savaş çılgınlığı tüm ülkelerde olanca evrenselliğiyle sürmekte; ırza geçme, yağmalama, çocukları boğazlama, tüm halkı köleleştirme, hatta tutsakların kaynar suya atılması ve diri diri gömülmesi gibi eylemler olağan sayılmakta, dahası bütün bunlar düşman tarafından değil de kendi ülkeniz tarafından yapılıyorsa, övgüyle karşılanmaktadır.

Atıp tutmak kolay. Bendeki dertler sende olaydı görürdüm seni.

Sizin kadar çocuklar, acımasız efendileri için günde on iki saat çalışırlar, yavaş çalışacak olurlarsa kırbaçlanırlar, boğazlarından kuru ekmekle sudan başka bir şey geçmezdi. Böylesi korkunç bir yoksulluk hüküm sürerken, çok büyük ve çok güzel bir kaç evde, bir sürü uşağın hizmet ettiği zenginler yaşardı. Bu zenginlere kapitalist denirdi.

”Neden öldürdün onu?” diye sordu. ”Öldürmedim ki. Yani fiziksel olarak öldürmedim.”

Bağlılık, düşünmemek demektir, düşünmeye gerek duymamak demektir. Bağlılık, bilinçsizliktir.

Yaptığınız, söylediğiniz ya da düşündüğünüz her şeyi en ince ayrıntısına dek ortaya çıkabilirler ama gönlünüzün derinliğine, işleyişine, sizin bile bilmediğiniz o yere el uzatamazlar.

Yok etmek sadece zorbaların ve cahillerin işidir. Bir insan zekasıyla yenemeyeceğini anladığı anda ya şiddete başvurur ya paranın gücüne. Birisi sizinle aynı fikirde değil diye onu yok edemezsiniz. Medeni ve erdem sahibi insanlar böyle yapmaz. Çok okuyan ve bilginin gücüne inanan her insan, sadece konuşma yolunu seçer. Sizden olmayanları yok etmek yerine, bilginin ve fikrin gücüyle, sizin gibi düşünmesini sağlamalısınız.

Acının karşısında kahramanlık olmaz.

Belki de deli dedikleri tek kişilik bir azınlıktır. Bir zamanlar dünyanın güneşin çevresinde döndüğüne inanmak nasıl delilik belirtisi olarak görüldüyse şimdi de geçmişin değiştirilemeyeceğine inanmak delilik belirtisi olarak kabul ediliyordu. Bu inancı bir tek kendisi taşıyor olabilirdi ve eğer öyleyse, o zaman delinin tekiydi.Ama deliliği pek dert etmiyordu, onu asıl ürküten yanılıyor olabileceğiydi.

… en kötü düşmanın kendi sinir sistemin.

İnsanın azınlıkta olması, tek kişilik bir azınlık olması bile, deli olduğu anlamına gelmiyordu. Bir doğru vardı, bir de doğru olmayan; doğruya sarıldığın zaman, tüm dünyayı karşına bile alsan, deli olmuyordun.

Korku, nefret ve kötülük üstüne bir uygarlık kurmak olanaksızdır. Yaşamaz.

Eski despotluklar, ‘Şunu yapmayacaksın, bunu yapmayacaksın’ diye buyuruyordu. Totaliterler, ‘Şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın’ diye dayatıyorlardı. Biz ise, insanlara, ‘Sen aslında şusun, aslında şöyle düşünüyorsun, şuna inanıyorsun’ diye bastırıyoruz.

Onlardan nefret ederek ölmek, özgürlük buna denirdi işte.

Birçok ülkenin ekonomisi durgunluğa bırakıldı, topraklar ekilmedi, yeni makine yatırımları yapılmadı, halkın geniş kesimleri çalıştırılmadı ve yarı aç yarı tok, devlet yardımına terk edildi. Ama bu da askeri bakımdan güçsüz düşülmesine yol açtı ve getirdiği yoksunluklar açıkça gereksiz olduğundan, muhalefeti kaçınılmaz kıldı. Üretimin sürdürülmesi, ama ürünlerin dağıtılamaması gerekiyordu. Uygulamada bunu gerçekleştirmenin tek yolu da savaşın sürekli kılınmasıydı. Savaşın asıl yaptığı yok etmektir; ama ille de insanları yok etmesi gerekmez, insan emeğinin ürünlerini de yok eder.

Her davranışın sonuçlarını, o davranışın kendisi doğurur.

”Ama sizin dünya dediğiniz yer bu evrende küçücük bir nokta. İnsanoğlu da minicik, umarsız! Ne kadar zamandır var ki? Milyonlarca yıl kimse yaşamadı dünyada.”

“Dünyanın en kötü şeyinin ne olduğu kişiden kişiye değişir.”

Geçmişteki dinsel kıyımları okumuşsundur. Ortaçağlarda Engizisyon vardı, ama başaralı olamadı. Doğru yoldan ayrılanları yok etmek amacıyla işe başladı. Ama sonunda yok olan kendisi oldu.

İnsan sevilmekten çok anlaşılmayı istiyordu

İnsanın yüreği daralıyorsa ve İnsan yaşlandıkça her şey daha da kötüye gidiyorsa, bütün bunlar dünyanın bu düzeninin doğal olmadığını göstermiyor muydu?

Gerçekte iktidar, ancak karşıtların uzlaştırılması yoluyla sonsuza dek elde tutulabilir.

Egemen kesimin iktidardan düşebilmesinin yalnızca dört yolu vardır. Ya bir dış güç tarafından alt edilecektir, ya ülkeyi yönetmekte kitlelerin baş kaldırmasına yol açacak kadar yetersiz kalacaktır, ya güçlü ve hoşnutsuz bir Orta kesimin doğmasına engel olamayacaktır ya da kendine olan güvenini ve yönetme isteğini yitirecektir.

“Özgürlük iki kere ikinin dört ettiğini söyleyebilmektir.”

“Eşitliğin olduğu yerde akıl ağır basabilirdi.”

Biraz uğraşırsanız nefes alıp verişinizi bile denetleyebilirdiniz ama kalbinizin atışını denetlemeniz olanaksızdı.

Her türlü ahmaklığa inanabilirdi, yeter ki Parti tarafından söylensin.

Alt sınıf açısından, hiçbir tarihsel gelişme, efendilerinin adının değişmesinden öte bir anlam taşımamaktadır.

“Gelecek kuşak beni ilgilendirmiyor, canim. Beni bizim ne olacağımız ilgilendiriyor.”

Yaşamın yalnızca tele-ekranlardan yağdırılan yalanlarla değil , Parti’nin erişmeye çalıştığı ülkülerle de hiç benzeşmediğini görmek için çevrenize bir göz atmanız yeterliydi.

“Yakarsa dünyayı garipler yakar.”

İlle de gerçekten savaşılıyor olması gerekmez; belirleyici bir zafer mümkün olmadığından, savaşın nasıl gittiği de önemli değildir. Gerekli olan tek şey, bir savaş halinin var olmasıdır.

Ve yalan her zaman gerçekliğin bir adım önünde…

Parti’nin erişmeye çalıştığı ülkü, muazzam, dehşetengiz ve heybetli bir şeydi: ürkünç makineler ve korku salan silahlardan oluşan bir çelik ve beton dünyası; uygun adım yürüyen, hepsi aynı şeyleri düşünen ve aynı sloganları atan, durmadan çalışan, savaşan, zafer kazanan, zulmeden bir savaşçılar ve bağnazlar ulusu; hepsinin yüzü birbirine benzeyen üç yüz milyon insan.

Kesin olan bir tek şey vardı, o da ölümün beklendiği bir anda gelmeyeceğiydi.

“En geç 2050 yılına kadar, şu andaki konuşmamızı anlayabilecek tek bir kişinin kalmayacağını hiç düşündün mü, Winston?”

Yanlış anılar zaman zaman başını ağrıtıyordu.

En tehlikelisi ise, insanın uykusunda konuşmasıydı.Görebildiği kadarıyla, bundan korunmanın yolu yoktu.

Küçük kurallara uyarsan, büyük kuralları çiğneyebilirdin.

Düşünce Polisinin eline düşenlerin, postu kurtardıkları görülmemişti. Üçü de mezarı boylamayı bekleyen birer cesetti.

Ama benden istenen nedir, bir bilsem! Ne istendiğini bilmiyorsam nasıl yapabilirim ki?

Her ne kadar geçmiş değiştirilebilirse bile, ortada değişmiş olduğu düşünülen bir olay yoktur.

İnsan elinde olmayan düşünceleri yüzünden vurulur mu?

Sonunda parti iki kere ikinin beş ettiğini Söyler, siz de buna inanmak zorunda kalırdınız. Önünde sonunda bunu söylemeleri kaçınılmazdı: içinde Bulundukları konumun mantığı bunu gerektiriyordu.

Bir tek çalışırken rahatlıyor, on dakikalığına da olsa kendini unutabiliyordu.

“Proleterler, insan,” dedi yüksek sesle. “Biz insan değiliz.”

Sana her şeyi, ama her şeyi söyletebilirler, ama seni beni sevmediğine inandıramazlar.

Fırsatını bulsa bile jileti kullanacağından kuşkuluydu. Birazcık daha hayatta kalmak, sonunda işkence olduğunu bile bile on dakika fazla yaşamayı kabullenmek ona daha doğal geliyordu.

Hayatında ilk kez “bir şeyi gizli tutmak istiyorsan onu kendinden de gizlemen ” gerektiğini anlıyordu. ..

“Mücadeleyi reddedenler, mücadelede yer alanlardan daha ağır yaralanır.”

Geçmişin resmen silinip yok edildiğini kavramıyor musun? Geçmiş yalnızca şu cam parçası gibi, üstünde hiçbir şey yazmayan nesnelerde yaşıyor.

Düşüncesuçu, ölümü gerektirmez: Düşüncesuçunun kendisi ölümdür.

Ama refahın artması da, hareket tarzındaki yumuşamalar da, reformlar ya da devrimler de, insanlığı eşitliğe bir adım bile yaklaştırmamıştır.

Bu dünyada ne varsa hepsi kapitalistlerindi, herkes de onların kölesiydi.

Merak diye bir şey, yaşama sevinci diye bir şey olmayacak. Yaşamın tüm zevkleri yok edilecek.

Kimsenin iktidarı sonradan bırakmak amacıyla ele geçirmediğini biliyoruz.

Hiçbir yararı olmayacağını bile bile insan kalmanın çok önemli olduğunu düşünüyorsan, onları yendin demektir.

Bir bütün olarak bakıldığında, bugün dünya elli yıl öncesinden daha ilkel.

Başkaları ne der? Kaygısı…Düşünmenin, yerleşik anlayışa karşı düşüncelerimizi dile getirmenin, alışılmış davranışlara aykırı davranışlarda bulunmanın, dahası egemen ahlaka ters düşen aşklara kapılmanın eşiğine geldiğimizde, “Çoğunluk ne der?” sorusunu aklımıza düşüren kaygı…

Zulmün amacı zulümdür. İşkencenin amacı işkencedir. İktidarın amacı iktidardır. Şimdi anlamaya başladın mı beni?”

Modern savaşın ana amacı, genel yaşam düzeyini yükseltmeksizin, makinelerin ürettiklerini tüketmektir.

De ki, insan yaşamının temposunu o kadar hızlandırdık ki, insanlar otuz yaşında yaşlanır oldular.

Aslında proleterler hakkında pek az şey biliniyordu. Çok fazla şey bilmeye de gerek yoktu. Çalışmayı, üremeyi sürdürdükleri sürece, başka ne yaptıklarının bir önemi yoktu.

Eskiden, Orta kesim eşitlik bayrağına sarılarak devrimler yapmış, ama eski zorbalıklar düzenini devirir devirmez kendisi yeni bir zorbalık düzeni kurmuştu.

“Bak, Winston. Bazen iki kere iki beş eder. Hatta bazen üç eder. Bazen aynı anda hem beş hem üç ettiğide olur. Daha fazla çaba göstermelisin. Aklı başında olmak kolay değildir.”

Korkunu asla gösterme! Öfkeni asla belli etme!

“İyi bir idamdı,” dedi. “Bana sorarsan, ayaklarını birbirine bağlamaları işin tadını kaçırıyor. Oysa bacakların havada tepinip durmasını seyretmek o kadar zevkli ki. Hele, sonunda dil dışarıya sarkıp masmavi, hatta mosmor kesilmiyor mu! En hoşuma giden ayrıntı o işte.”

“Önemli olan bir tek şey var, o da hiçbir yararı olmasa bile birbirimize ihanet etmemek.”

Parti üyesi ömrü boyunca Düşünce Polisi’nin denetimi altında yaşar. Yalnızken bile yalnız olduğundan bir türlü emin olamaz. Uykuda ya da uyanık, çalışıyor ya da dinleniyor, banyoda ya da yatağında, nerede ne yapıyor olursa olsun, hiçbir uyarıda bulunulmadan ve denetlendiğini bilmeden denetlenir.

Kitleler asla, yalnızca ezildikleri için, kendiliklerinden başkaldırmazlar. Kendilerine karşılaştırma yapabilecekleri ölçüler verilmedikçe, ezildiklerinin bilincine varamazlar.

Korku, ihanet ve azap dolu bir dünya, ezmenin ve ezilmenin dünyası, kendini yetkinleştirdikçe daha az acımasız olacak yerde daha da acımasız olan bir dünya.”

Oynadığımız bu oyunda kazanmak söz konusu değil. Ama bazı yenilgiler ötekilerden daha iyiydi.

Devletin başındaki acımasız diktatör yalnızca yönetir. yurttaşlarına hiçbir şekilde güvenmez. Bireyler için sorgulamak, eleştirmek ve değerlendirmek söz konusu olamaz. Bundan dolayı insanlar kendi görüşlerinden korkar hale gelmişlerdir. Bu durum insanları düşünmeyen, kişiliksiz, erdemsiz ve ispiyoncu varlıklar yapar. Herkes birbirine korkarak bakar. Tarihsel gelişme tersine dönmüştür. İnsanlar daha iyi yönde gelişecekleri yerde, adete başlangıçtaki doğa durumuna dönmüşlerdir. İnsanlarda yalnızca köklü ve olumsuz olan, gün ışığına çıkar..

Dünyanın en korkunç, en tiksinç şeyi nedir, diye düşündüğünde, ilk akla gelen Büyük Birader oldu.

Sorun, dünyanın gerçek zenginliğini artırmadan sanayinin çarklarının nasıl döndürüleceğiydi. Üretimin sürdürülmesi, ama ürünlerin dağıtılmaması gerekiyordu. Uygulamada bunu gerçekleştirmenin tek yolu da, savaşın sürekli kılınmasıydı.

Nefretin en korkunç yanı, insanın katılmak zorunda olması değil, katılmaktan kendini alamamasıydı.

Böyle işler hep geceleri yapılırdı; tutuklamalar her zaman geceleyin gerçekleşirdi. Ansızın irkilerek uyanmak, hoyrat bir elin omzunuzu sarsması, gözlerinize tutulan ışıklar, yatağı çevreleyen acımasız yüzler. Çoğu zaman ne yargılama olurdu ne de bir tutuklama raporu tutulurdu. İnsanlar ortadan kayboluverirdi, o kadar; ve bu hep geceleri olurdu.

Kabullendiğimiz gerçek şudur: Tüm insanlar eşit yaratılmışlar ve yaradan tarafından yaşam, özgürlük, mutluluk gibi tartışmasız haklarla donatılmışlardır. Bu hakları korumak üzere, gücünü yönettiklerinden alan devletler kurulmuştur. Bu hakları elden alan ya da yıkan bir devleti değiştirmek ya da ortadan kaldırmak ve yeni bir devlet kurmak halkın hakkıdır.

Bir mezarın nemli havasına giriyormuş gibi oldu; bu mezarın kendisini beklediğini hep bilmesine karşın, yine de rahatsız edici bir duyguydu bu.

Proleterlerin korkulacak bir yanı yoktur. Kendi hallerine bırakılırsa, kuşaklar, yüzyıllar boyu çalışırlar, ürerler ve ölürler.

“İşte sen de gördün neye benzediğimi sonunda, hala bakabiliyor musun bana?” “Neden bakamayacakmışım ki?” “Otuz dokuz yaşındayım. Yakamı kurtaramadığım bir karım, bacaklarımda varislerim, beş takma dişim var.” “Umurumda değil” dedi kız.

Nefret ediyorsun. İyi. Demek son aşamaya geçmenin zamanı gelmiş. Büyük Birader’i sevmelisin. Ona boyun eğmek yeterli değil, sevmelisin onu.

Genellikle, Parti’nin öfkesini çekmiş kişiler ortadan kayboluverirler, bir daha da onlardan hiçbir haber alınmazdı.

Doğru olmadığının biricik kanıtı, yüreğinizden yükselen o sessiz protesto, içindeki yaşadığınız koşulların dayanılmaz olduğunu duyumsatan, eskiden böyle değildi herhalde diye düşündüren sezgiydi.

İktidar bir araç değil, bir amaçtır. Kimse devrimi korumak için diktatörlük kurmaz; diktatörlük kurmak için devrim yapar. Zulmün amacı zulümdür. İşkencenin amacı işkencedir. İktidarın amacı iktidardır.

İnsanoğlu, kimi zaman, acıya dayanabilir, en ölümcül acıya bile. Ama herkesin asla dayanamayacağı, aklından geçirmek bile istemeyeceği bir şey mutlaka vardır.

İnsan sevişirken enerji harcar. Sonra da bir rahatlık, bir mutluluk duyar. O duygudan ötürü de herşey önemsiz görünür gözüne. Dünyayı umursamaz. Onlar da buna katlanamaz işte.

Nasılını anlıyorum ama nedenini anlayamıyorum.

“Engizisyonun diri diri yaktığı her sapkının yerine binlercesi ortaya çıktı. Neden? Çünkü engizisyon, düşmanlarını meydanlarda, hem de hala nedamet getirmemişlerken öldürdü, daha doğrusu, onları nedamet getirmedikleri için öldürdü. İnsanlar gerçek inançlarından vazgeçmedikleri için ölüyorlardı. İster istemez, tüm onur kurbanın, tüm utanç da onu diri diri yakan engizisyonun oluyordu.”

Kitleler, kıyaslama olanağından yoksun bırakıldıları sürece, ezildiklerinin farkına bile varmazlar.

Uğrunda savaştığımız davalar, savaş alanında, işkence odasında, batmakta olan bir gemide hep unutuluveriyordu, çünkü beden şişip büyüyerek tüm evreni kaplıyordu; korkudan çarpılmadığınız ya da acı içinde haykırmadığınız anlarda bile, yaşam her an açlığa, soğuğa, uykusuzluğa, mide buruntusuna ya da diş ağrısına karşı verilen bir savaşımdı.

“Yalnızca küçük ikramiyeler ödeniyordu, büyük ikramiyeleri kazananlar ise gerçekte var olmayan kişilerdi.”

Son zamanlarda neredeyse tüm çocuklar korkunçlaşmıştı. En kötüsü de, Casuslar gibi örgütler aracılığıyla sistemli bir biçimde, başına buyruk küçük vahşilere dönüştürülmüş olmalarına karşın, Parti disiplinine en ufak bir baş kaldırma eğilimi göstermemeleriydi. Tam tersine, Parti’ye ve Parti’yle bağlantılı herşeye tapıyorlardı.

Sömürülen halkların emeği dünyanın zenginliğine hiçbir şey katmaz, çünkü ürettikleri her şey savaş için kullanılır. Savaşmanın amacı ise her zaman, verilecek başka bir savaşta daha iyi bir konumda olmaktan başka bir şey değildir.

“Felsefede, dinde, politikada ya da ahlakta iki kere iki beş edebilirdi ama iş bir uçağın yapımına geldi mi, iki kere iki dört etmek zorundaydı.”

“Bak. Ne kadar çok erkekle yattıysan, seni o kadar çok seviyorum. Anladın mı?”
“Evet, çok iyi anladım.”
“Saflıktan tiksiniyorum, iyilikten tiksiniyorum! Erdem diye bir şey olmasın istiyorum. Herkes dipten doruğa yozlaşsın istiyorum.”

-kaç parmağımı görüyorsun winston?
-dört.
-peki. ya, parti beş diyorsa?
-o zaman, beş.

Advertisements

Bir Cevap Yazın